“Kah çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi;
Kah inerim yeryüzüne seyreder alem beni”

Zübde-i alem; eşref-i mahluk olan insanın ontolojik varlığı “ bulmak ve bilmek” üzerine… Bir seyahat halinde manevi iklimlerden geçip kendini bulmak gayreti, dünyada da öylesine seyir halinde olmakla bütünleşiyor ve seyrediyoruz tüm yaratılanları, tıpkı kendimizi seyreder gibi, seyrediyoruz kainatı tıpkı kendimizi bilir gibi…

Öyle ya; tüm hikaye idrak etmekle başladı. Hayat bir keşifler imgesi. Doğduğumuz günden bu yana gönül gözüyle baktığımız pencereler hep pir-u pak manzaralara dokundu, ahenkli hülyalara değdi… İşte bu sebeptendir; tüm insanlar güzel; fakat bazıları biraz daha fazla; tüm kelimeler güzel, fakat bazılarının söylediği şiir anlattığı hikaye daha derin daha dokunaklı daha özge; ve tüm şehirler güzel fakat bazıları daha hususi; daha içten, daha mistik…

Ve işte kendimize yolculuğumuz için özge şehirlerden birinin topraklarına değip, batıni katmanlarına dokunmak için kadim medeniyetlerin eşiği bereketli Mezopotamya topraklarının incisi Mardin’deyiz… Suryanice ‘de “Kaleler” anlamına gelen “Merdin” isminden adını alan Mardin’in sokaklarını adımlarken bin yıllık tarihi içimize çekmek misali iliklerimize kadar medeniyetleri terennüm ediyor, tarihin sesini ruhumuzda işitiyor gibiyiz. Tıpkı bir şiiri yudum yudum okur gibi okuyoruz bu güzel şehri… Taş duvarlar ve o gizemli dar sokakların anlattığı efsunlu masallar ve o duvarlara yüreklerindeki sırları ifşa eden birbirinden güzel aşk sözleri ile o gizli aşıkları tanıyan, bir hikayenin kahramanları oluyoruz sanki …

Tüm dinlerin ve kültürlerin iç içe yaşadığı, medeniyetlerin sırt sırta vermiş simgesi Suryani Kilisesi ile hemen yanında Efendimiz(as)’in sahabesi Şeyh Çabuk Efendi türbesi çıkıyor karşımıza… Ve işte bir olmak kurtaracak bizi. Zamanda, zeminde, varlıkta bir olmak hakikati…

Şehir, Eski Mardin ve Yeni Mardin diye iki isimle adlandırılıyor, birbirinden güzel kocaman avlulu, cumbalı, zarif dantellerle süslenmiş estetiğin şakırtısının duyulduğu kocaman pencereli ve harika kapıları olan o güzel evler tıpkı büyülercesine kendine davet ediyor bizi. O ihtişamlı heybetli kapılar içindeki estetiğin ve zerafetin ayan beyan delili gibi. Taş kaldırımları adımlarken, begonyalar, güller ve tazecik yeşil ile, manevi lezzetin tılsımlı resmi misali “Padişah konmaz saraya hane hazır olmadıkça “ ölçüsünce sofistike hissini yaşıyor ve büyülü bir şehre selam veriyoruz.

Anadolu irfan kültürünün izlerini taşıyan kapılar üzerindeki tokmaklarla tam bir incelik numunesi hakim, sağdaki ince vuruşlu tokmak bir kadın misafire soldakiyse daha vurgulu ses ile bir erkek misafire işaret etmekte.

Taş süslemeciliğinin zarif simgesi, görkemli Kırklar Kilisesi, nam-ı diğer Mor Behnan Kilisesi, Güneydoğu’nun Antik Efesi Doğu Roma’nın garnizon kenti Dara Antik Kenti, Süryanilerin en önemli ibadethaneleri ihtişamlı Deyruz Zaferan Manastırı, 14. Yüzyılda yapılmış mükemmel el hüneriyle taş oymacılığı sanatının yaşayan numunesi Zinciriye Medresesi (Sultan İsa Medresesi), yedi asırlık bir tarihi barındıran Kasımiye Medresesi ve tüm Mezopotamya’yı kuşatacak güzellikte altı paye üzerine inşaa edilmiş tüm mekana hakim kubbesiyle Camii-Kebir camisiyle Mardin bir kültür medeniyet zenginliğinin ahenkli akustiğinde bir tarihi yeniden yaşatırcasına kucaklıyor bizi…

Bir yanda yüzlerce yıldır İslam medeniyetine ev sahipliği yapmış Hatuniye Medresesi, Ulu Cami ve Şehidiye Camiinden ezan-ı Muhammedi’ yi işitirken bir yanda Mor Behnan diye de bilinen Kırklar Kilisesinden çan sesine şahitlik ediyoruz, işte hoşgörüyle yaşamanın ahengi budur diye hayranlıkla şehrin her zerresini huzurla sukunetle selamlıyoruz.

Eski Mardin sokaklarında kahve esintisini içimize çekerken reyhani güzellikteki dibek kahvesi, ehl-i keyfi, karanfilli, kakuleli, damla sakızlı kahve çeşitleriyle bu şehirdeki kahvenin azizliği insanların suretinden siretlerine kadar işlemiş gibi bir etki uyandırıyor. Öyle ki kahve kutsal, insan kutsal…

”İnsanın içinde ne varsa o sızarmış dışarıya “ diyen Hz. Mevlana’ nın tedrisinden geçen yürekler var bu şehirde, dillerinde hep bir edep, hep bir hürmet, hangi tarihi dükkana girerseniz nezaketle misafirperverlik gösterip fincan fincan kahve ikram ediyorlar . Bizlerin her kahvede yudumladığı koskoca bir ” kardeşlik ve samimiyet “ oluyor.

Şehrin günbatımı manzarasını izlemek için yüce rüzgarları bağrında tutan uçsuz bucaksız ovanın bereketini temaşa edeceğimiz Zinciriye Medresesine çıkıyoruz. Medresenin hemen girişindeki taş işlemeler ve dilimli kubbeleriyle dikkat çeken iki katlı ve iki avlulu geniş ve yüksek mekana kurulu olması ile bu mekan; tarihte rasathane olarak da kullanılmaktaymış. Bu medrese Melik Necmeddin İsa tarafından yapılmış olduğu için “Sultan İsa Medresesi “olarak da adlandırılmakta olup, medresede Sultan İsa Türbesi ile medresenin sanatsal ve mimari izlerini yansıtan duvarlarında birbirinden özge kitabeler mevcuttur.

Mardin Kalesi; şehri tepeden bir muhafaza makamı gibi kuşatmışçasına duruyor. Bu sonsuzlukta bulduğumuz varlığın hakikatine usul usul teslim olmak hissi, gönüllerimizde terennüm eden bir sükunet…

Keşmekeşte yıpranmış modern insanın dertlerini unutuyoruz bu şehirde. Evet; tıpkı meşhur izafiyet teorisi gibi zaman; izafi olduğunu apaçık gösteriyorken, yavaşlığın mest edici hissiyle zaman Mardin’ in gökkubbesinde asılı kalmışcasına hiç ilerlemezcesine duruyor, o dinginlikte biz günbatımını izliyoruz usul usul…Zaman ; hep o yavaş zaman… Mardin; gündüz seyranlık gece gerdanlık…

Gece ışıl ışıl inciden gerdanlık giyiniyor şehir… Şehrin künhüne vakıf olmak, şehrin anlattıklarını duyup, şehrin kulağımıza fısıldadığı sırrı işitmekle mümkün… Bu sebeptendir hikayesi olan şehirler arıyoruz. Hikayesi olan şehirler yeni bir hayat nüvesi bahşediyor bize, bizi bize çağırıyor, bize özümüzü anlatıyor.

Zaman duruyor; ontolojik olarak varlığımızın katmanları birer birer çözülüyorcasına ruhumuzu dinliyoruz bu şehirde…

Öyle ki tüm şehri yaşarken bulduğumuz “ Ya Fettah” duasıyla kendi ruhumuza açılan kapıların ve yüksek ilmeklerden geçilen eşiklerin usul usul özümüze yolculuğu oluyor.

Ve sesleniyorum bu güzel şehre yürekten…

Yüreğe baktıkça gördüm seni Ey Şehir!

Yürekte apaçık bulduğum sabah aydınlığıydın sen Ey Şehir!

İncirin ve zeytinin üzerine edilen yeminlerin keskin sağlamlığıyla sana sığındım ey kutsal Şehir!

Elden ele femi muhsinden femi muhsine dolaşan antlar, yeminler sapasağlam bağlıyorken bizi; arayışın peşinde kan revan olmuş hallerimizle bir sağa bir sola savrulmanın acizliği…

İlk aradığımız; yitiğimizin ne olduğunu idrak üzerine; yitiğimizi bilmek en büyük lütuf…

Hangi şehre yüreğimizi döneceğimiz apaçık aşikar, şehrin ahengine ruhumuzun katık olacağından şüpheli, yürüyoruz adım adım…

Kabul buyur bizleri sen Ey Mukaddes Şehir!

Derdimiz bulmak derdi, derdimiz bilmek ve olmak derdi…

Esra Sümeyye Dilberoğlu /  İBB Bilgi Teknolojileri Hizmet Yönetimi Koordinatörü
Tohum Sayı 162 / Kış 2019