Bilimsel gelişmelerin nelere kapı aralayacağını, bugün yapılacak bilimsel çalışmaların bireysel, toplumsal ve kültürel olarak bizi nereye taşıyacağı konusunda misyon belirlerken en önemli şey, doğru bir bilim eğitiminin verilmesi olacaktır.

Günümüzde birçok toplumsal alanda gelişmeler yaşandığı gibi, Türkiye’de eğitim konusunda da ciddi gelişmeler gerçekleştirebilmek, içinde bulunduğumuz 21. yüzyıl gibi ‘teknolojik beyin çağı’na ayak uydurabilmek için hiç kuşkusuz vizyoner bir politika izlenmesi gerekir. Eğitimin rolü klasik anlamda çocuğun bilgi ve becerilerini artırarak onu hayata hazırlamak iken, içinde bulunduğumuz çağda eğitim sistemi bu dar tanımdan uzaklaşmış, geleceğin sosyo-ekonomik ve kültürel yapısını da şekillendirme rolünü üstlenmiştir.

Bugün, Mars yüzeyine iniş yapan Viking uzay aracının taşıdığı bir ekipman olan otomatik minik pompa sayesinde insan vücuduna mikrodoz mertebesinde insülin verilerek milyarlarca insanın her gün ağrı veren iğnelerden kurtulmasına olanak sağlanmaktadır. Teknolojik sıçramanın birer ürünü olan akıllı telefonlar, sanal ağlar, sanal alışverişler vb. gibi her an iç içe olduğumuz örneklerini arttırabileceğimiz birçok teknolojik ürün, yaşam standartlarımızı kolaylaştırırken bizleri her geçen gün “hazıra konmaya” da alıştırmaktadır. Bu kolaylıklara olan bağımlılığımız artarken, farkında olmadan gittikçe azalan şey ise keşiflerle ilgili ‘farkındalığımız’ olmaktadır.


Örneğin;

Yer yörüngesinde dolanan binlerce yapay uydu sayesinde Dünya’nın tüm ülkelerini, tüm şehirlerini, tüm sokaklarını tarayabilen bir akıllı telefon uygulamasını kullanarak istediğimiz her yeri elimizle koymuş gibi bulabiliyor, oraya ne kadar sürede gidebileceğimizi hesaplayabiliyoruz.

Elektronik ev aletleri, yanmaz elbiseler, tıpta kullanılan kalp cihazları, MR ve BT adı verilen görüntüleme yöntemleri, bunların her biri ve çok daha fazlası yalnızca uzay teknolojisinin Dünya’ya getirdiği buluşlardan bazılarıdır.

Tüm bu teknolojik lüksü bize sunan şeyin aslında ‘bilimin kendisi’nin olduğundan hareketle, bilimle her an iç içe olduğumuz gerçeği de bizler için artık kaçınılmaz bir durumdur.

Bilimsel gelişmelerin nelere kapı aralayacağını, bugün yapılacak bilimsel çalışmaların bireysel, toplumsal ve kültürel olarak bizi nereye taşıyacağı konusunda misyon belirlerken en önemli şey, doğru bir bilim eğitiminin verilmesi olacaktır.

Sağlıklı bir bilim eğitiminin en başında bilimin doğasını anlamak gelir. Bilimin doğasının ne olduğu konusunda ise birçok ünlü bilim felsefecileri ve sosyologları bazı ortak görüşlerde birleşmektedir. Onlara göre bilim; statik bir bilgi birikiminden çok, dinamik ve devam eden bir aktivitedir. Yani; bilim aslında bilgiler topluluğu değil; insanoğlu tarafından evreni açıklamaya çalışan bir aktivitedir. Bilim çevremizdedir, her yerdedir. Bilimin, doğada çevrede, her yerde her anda var olduğuna inanmakla birlikte, bilimin eğitimin amacına uygun biçimde verilebilmesi için eğitimcilerimize de bir hayli iş düşmektedir.


Özellikle bilim eğitimini sevmek, sevdirmek için bugün alternatif olarak farklı eğitim türlerinden destek alınabilir. Alışılagelmiş formal eğitim türünden yavaş yavaş informal eğitim türüne doğru kaymak, farklı metodolojiler geliştirmek gerekir. Belirli bir plan ve amaca hizmet eden; yeri, yöntemi içeriği, süresi ve uygulaması belli olan düz anlatım türü formal eğitimken; belirli bir amaç, zaman ya da destek açısından yapılandırılmadan bir belgeye ya da ders planı gereğine dayanmadan öğrenme deneyimi sunan eğitimler informal eğitimlerdir. Formal eğitimler müfredata, kural ve yönetime dayanırken, informal eğitimler bundan ayrılır. Formal eğitimde profesyonel öğreticiler varken informal eğitimde olmayabilir.

‘Hayat boyu öğrenme’ şeklinde de ifade edilebilen bir kısım informal öğrenmeler, bireyin çevresinden etkilendiği kültürel davranışları da kapsayabilir. Örneğin; bir anne ya da baba çocuklarına bayramda büyüklerin elini öpmeyi öğretmekle alakalı bir eğitim programı uygulamaz, çocuk bunu ebeveynlerinden öğrenmiş olur. Yani bir banka, hastane, çocuk parkı, sinema ya da tiyatro informal öğrenme ortamı olabileceği gibi günümüz popülaritesinde bulunan bilim merkezleri, kütüphaneler, laboratuvarlar, sergiler, atölyeler gibi alanlar da en etkin informal öğrenme alanlarındandır.


Alternatif eğitim ortamlarından olan bu gibi yerlerde informal öğrenmeye olanak sağlayacak birçok imkân mevcuttur. Örneğin; bir bilim merkezinde bitki ya da hayvan hücresinin DNA’sını inceleme imkânı bulan bir çocuk ondan etkilenerek gelecekte ünlü bir genetik uzmanı olabilir. Ya da informal öğrenme yoluyla uzay bilimlerinden etkilenen bir öğrenci gelecekte farklı yaşam formlarının var olabilme ihtimallerinin bulunduğu bir x gezegeni keşfeden ünlü bir astronom ya da uzaya giderek çalışmalar yapan geleceğin ünlü bir astronotu olabilir.
Bu ve benzeri yerlerde; kurum ve kuruluşlarda, öğrencilere gelecekte yönelecekleri alanlar konusunda teşvik oluşturulmalı; adeta teknolojik bir devrimin yaşandığı bu zamanda, toplumumuzun her anlamda söz sahibi olabilmesine olanak sağlanmalıdır.

Bilim eğitimine gereken önem verilmeli, bilim sevmeli, sevdirilmeli, onunla iç içe yaşadığımız hissettirilmelidir.

Reyhan Çelik / Astronom
Tohum Sayı 162 / Kış 2019