Önceki sayılarda kapak dosyası olarak Hint Müslümanlarını işlemiştik. O sayı beğenilen ve ilgiyle okunulan bir sayı oldu. Hindistanlı Müslümanları, dergi okuyucularmızın gündemine dahil etmekten dolayı mutlu olduk. Dergiyi hazırlama esnasında, ekip olarak biz de, oradaki kardeşlerimize dair pek çok bilgiye sahip olduk. Oysa tarih diyor ki, hepimizin uzaklarda zannettiği o insanlar çok yakınımızda. Hint Müslümanlarını konu edindiğimiz sayıya gösterilen ilgiden dolayı bu sayımızda Söz Meclisi sayfalarımızda Yusuf Karaca Hocamızı ağırladık. Çünkü Yusuf Karaca Bey, Hindistan Müslümanlarına dair bilgisi, hatıratı, gözlemleri olan önemli bir isim. Kendisiyle İstanbul’un güzel semtlerinden Erenköy’deki evinde konuştuk. Sohbetimizi uzun sürdü, pek çok konuya girdik, farklı hatıralar dinledik hocamızdan. Çok faydalandığımız sohbetten Hint Müslümanları ile ilgili bölümü aşağıda bulabilirsiniz.

Erol Erdoğan: Hocam Türkiye’deki herkes, dünyanın her yerindeki insanlarla özellikle Müslümanlarla çok ilgilidir. Afganistan, Pakistan, Balkanlar, Azerbaycan, Filistin, Hicaz, Urumçi… Ama Türkiye’de Hindistan, Hint Müslümanları çok bilinen konular değildir. Oradaki Müslümanların hayatı, yaptıkları, yaşadıkları sıkıntılar ya da birikimleri ve öncü isimleri çok bilinmez. Bunun gerekçesi nelerdir?

Yusuf Karaca: İkbal “Ben duydum ki, Türkler sözün derin manasını iyi anlarlarmış. Kim benim bu sözlerimi onlara ulaştıracak?” diye sormuş. Ayrıca, Hint Moğol İmparatorluğu için, Hindistan’daki İslam İmparatorluğu için “Buradaki Türkler” diyor. Hint Müslümanlarının devleti Osmanlı Devletinden daha küçük, daha güçsüz, daha basit değildi. Ancak dünyadan uzak kalışları onlar için eksiklikti.

Veysel Başar: Hint Müslümanlarının ilim, siyaset, kültür öncüleri kimler? Biri sizin de hocanız olan Hasan Nedvi… Başka kimler var?

YK: Herkesin bildiği yetişmiş büyük İslam önderleri, âlimleri, şairleri, filozofları var; her biri kendi sahasında en önde. Mesela Şah Veliyullah Dehlevi. Değil İslam dünyasında dünyada benzeri nadir bulunan bir insan. Hüccetullahil Baliğa’yı okuyunuz. Dehlevi, meşhur sosyolog Durkheim’den 60-70 sene önce yaşamıştır. Durkheim’dan almış değil teorilerini, Durkheim ondan almıştır. Sosyoloji okuduğumuz zamanlarda, “İşte Durkheim şöyledir, şöyle yapmış” denirdi. Şah Veliyullah Dehlevi ondan çok önce aynı şeyleri söylemiş müthiş bir insan… Ondan sonra Mücedid-i Elfi Sani İmam Rabbani’nin Mektubatı’nı inceden okuyun. Orada mesela panteizm diyor, vahdet-i vücut.

İşte bunu yazmış kitabında. Sonra vahdet-i şühudu getiriyor. Öyle beyin dünyada az bulunur. Orada uzun uzun bu mevzuları işlemiş. Ebu-l Hasan Nedvi Hazretleri onun için “müfekkir” tabirini kullanıyor. Müfekkir Arapça’da düşünür demek, kelime manasıyla filozofa daha yakın manası var.

VB: Hocam Şah Veliyullah Dehlevi, İmam Rabbani başka…

YK: Şibli Numani, Süleyman Nedvi, Ecmel Khan, Eşref Ali Tanevi, Muhammet Miyam… Hint âlimlerinin çok büyük başarıları var, eserleriyle, ilmi çalışmaları ile her birinin ayrı değeri var.

VB: Büyük muhaddis Abdullah Dehlevi… Aynı aileden mi onlar?

YK: Dehlevi unvanını daha çok Hindistan dışındaki âlimler taktılar. Zekeriya Kandıla da öyle mesela. Hayrettin Hocadır, ilk o kelimeyi kullanan. Kandıla bir şehir adı, kasabanın adı; o kasaba birçok âlim çıkarmıştır, büyük mücahitler çıkarmıştır. Oralı bu zat yani Kandılavî. Fakat Urduca’nın yazılışı sebebiyle d ve h harfleri aynı şekilde tek hece tek ses olarak çıkarılır. Kandıla derseniz anlaşılmaz. Kandıha. Yazılışta öyle. Kandehlevi diye bir kelime yok aslında. O’nun bir eseri Fezail-i Amal, bilhassa Uzak Doğu’da çok okunan eser. Otuz küsür baskı yaptı. Bir keresinde Milli Gazete yüz bin adet basıp dağıttı. Musa Topbaş (rahmetullah aleyhi)’ın emriyle Altınoluk dergisi yirmi beş bin adet bastı. Sırf ben, ondan, üç bin adet dağıttım, hediye ettim.


Fikri Cumhur: Hindistan Türkiye’de çok bilinmiyorken, sizi oraya götüren, sizi Hindistan ve Hint Müslümanları ile ilişkili hale getiren nedir? 

YK: Aslında az çok bilgi ve ilgi var. Osmanlı döneminde mesela… Hindistan Müslümanları da bizi biliyor, Osmanlıyı, Türkiye’yi. Ne zaman? Abdülhamit (rahmetullah aleyhi) zamanında. Panislamizm hareketinden dolayı, Abdülhamit orayla çok ilgilenmiş. Oranın Müslümanları, İngilizlerin en çok korktuğu kişi olan halifeye çok bağlılar. O bakımdan Abdülhamit’in gayretiyle Hindistan Müslümanları burayı tanımış, buranın Müslümanları da orayı tanımışlar. Onlar esir oldukları için onların ilgisi daha fazla olmuş. Sonuçta bizim halifemiz var, bir devletiz her şeye rağmen; namlı, şanlı bir devlet. Onlar manevi bir kurtarıcı gibi görmüşler burayı. O yüzden onlar, buraya, İstanbul’a gidip gelenleri mübarek insan kabul etmişler. Mesela, Şibli Numani burayı ziyaret edip dönmüş. Şibli Numani burada iken gazeteleri okumuş. Üç ayda öğrenmiş Türkçe’yi. Müthiş bir insan. Hatta kendi parasıyla hoca tutmuş, Farsçası iyi olan birini, ondan Türkçe öğrenmiş. Türklere olan hayranlığı ve sevgisinden dolayı da, döndüğünde orada Türkçe öğretmek için okul açmış. Bir de Çanakkale Savaşı sırasında ve Yunan Harbi sırasında oradan doktor heyeti gelmiş. O doktor heyeti, Londra’da okuyan Hindistanlı Müslüman talebelerden oluşuyordu. Onlar, yaralı askerleri Çatalca’da tedavi etmişler. Oraya gittim, oraları gördüm. Maalesef taşını toprağını darmadağın etmişler, bir eser kalmamış. Dönüşte Şibli Numani Bombay’da vapurdan çıkıp merdivenden inerken Doktor Ensari ile birlikte büyük bir kalabalık karşılıyor. Son basamağa doğru gelince Doktor Ensari’ye “Dur” diyor, “Bir dakika dur lütfen” diyor, bunun üzerine duruyor Doktor Ensari. Şibli Numani yere yatıyor, yüzünü yere koyuyor, bir yüzünü diğer yüzünü sonra…

Diyor ki “Nolur şu ayağını buraya bas. Hindistan topraklarına basmadan yüzüme bas. O mübarek topraklardan geliyorsun sen. Müslümanları tedavi ettin. O ayağın şerefiyle yüzüm şeref kazansın.”

ET: Hocam siz Hindistan’a gitmeden önce…

Y.K: Hindistan’a gitmeden önce Şehzade Camii’nin yanındaki Damat İbrahim Paşa Mescidi’nde -aslında medrese imiş- iki buçuk sene müezzinlik yaptım. İstanbul’a, İmam Hatip Okulunun ikinci sınıfındayken 1952 yılında geldim. Liseyi burada bitirdim ve müezzinlik imtihanına girerek göreve başladım. O dönem Vezneciler Talebe Sitesinde yatıp kalkan İhvan-ı Müsliminden Suriyeli talebeler vardı. Bazen o camiye namaza gelirlerdi. Bir gün Hindistan’dan bir doktor gelmiş. Ebu-l Hasen Nedvi hazretleri onlara beni söylemiş. Ben de, bir kaç gün misafir edeyim dedim onları; İstanbul’u görsünler diye. Onlara “Orası mübarek bir şehirdir, İslam meseleleri ile doludur. İslam’ın hilafet merkeziydi. Görün muhakkak” demiş. Yıl 1956-57 senesi arası. Öğrenciler, o doktor misafiri de alıp gelmişler. Benim camide namaz kıldılar. O zaman, biraz Arapça biliyorum, konuştum onlarla. Derken Eyüp Sultan’a gittik beraber. Konuşma sırasında doktor dedi ki bana, “Hindistan’da okumak ister misiniz? Orada Nedvetü Ulema diye bir yer var. Büyük İslam âlimi Ebu-l Hasen Nedvi üstadımız var. Bütün masraflarınızı karşılarız.” 1959’un tam başında Hindistan’a vardım. Bir Ramazandı… Nedvetül Ulema Yurdu’nda bana küçük bir oda verdiler. Orada kalmaya başladım. Orada eğitim görürken bir gün şöyle dedim: “Ya Rabbi, bu aciz kuluna bir fırsat ver de, ekmeğini yiyip suyunu içtiğim, hocalarından ders öğrendiğim buraya bir hizmetim olsun.” Allah nasip etti… Biz de 640 yüksek tahsil talebesinin barındığı, üç katlı kare şeklinde, ortası bahçe, etrafı çevrili bir yer yaptırdık. Allah bana bunu nasip etti. Elhamdülillah.


VB: En son 2014’te mi gittiniz Hindistan’a?

YK: Evet en son gidişim 2014 yılındaydı. Şibli Numani’nin yüzüncü ölüm yıldönümü vesilesiyle bir sempozyum yapıldı, ona davet edilmiştim.

FC: Hocam 1960’tan 2014’e ne değişmiş, gözlemleriniz nasıldı? Nedvi’nin cenazesine gidebildiniz mi?

YK: Ben bu arada çok gittim geldim. Senede üç kere gittiğim oldu. 80’den itibaren gidişlerim çoğaldı. 1962 yılında döndüm, 80’e kadar bir daha gidemedim. Üstad Ebu-l Hasen Nedvi’nin ben manevi oğluydum. Ama cenazesine maalesef gidemedim, vefatı ani oldu. 2000’e bir gün kala. Kadir gecesine de iki-üç gün kala vefat etti. Bir görüşmemde bana dedi ki; “Yusuf bak, benim çoluk çocuğum yok. Sen benim manevi oğlumsun. Bunu böyle bileceksin.” On sekiz sene sonra gittiğimde, eline kimseye su döktürmezdi. Ben ancak dökerdim. Herkes şaşırırdı ne yapıyor diye, çünkü orada böyle bir adet yoktu. Ondan sonra dedim ki; “Efendim burada aynı yerde yine elinize su dökerken böyle dediniz.” “Öyleyse yine söylüyorum o zaman. Sen benim manevi oğlumsun.” dedi. Allah rahmet eylesin…

VB: Hocam ne değişti 50-60 senede Hindistan’da, sizin oraya gittiğinizden bugüne?

YK: Efendim ben döndüğümde, oraları takip ederken Hindistan’ın süratle kalkındığı hissediyordum. Ancak bu dışarıdan belli olmuyordu. Teknik alanda, çelik sanayinde gelişiyordu… Mesela o zaman bile çelik sanayinde dünya sıralamasında ikinciydi. Ben geldikten bir sene sonra Hindistan jet uçağı imal etti ve kendi jet uçağını uçurdu. Cevahirlal Nehru bir ateistti fakat Müslüman düşmanı değildi ve “The Discovery of India(Hindistan’ın Keşfi)” diye meşhur bir kitabı var. Bir nevi onun hem düşüncelerini hem hayatını ve siyasi mücadelesini anlattığı meşhur bir eser. Orada Hindistan’a medeniyeti Türklerin getirdiğini anlatır. Müslümanların oraya gelişinden önce Güney Hindistan’da bir kadın 3-4 erkekle evleniyordu. O dönemde Hindistanlı kadınlar göbekten aşağısını örter, göbekten yukarısında bir şey yoktu. Kitapta, kıyafeti, örtüyü, elbiseyi, giyinmeyi, nezaketi Müslümanların getirdiği anlatılır.

EE: Hangi Müslümanları kastediyor kitabında?

YK: Gazellilerden bahsediyor. Müslümanlar zaten Hindistan’a iki koldan gelmişler. Bir kuzeyden, bir de batıdan. Batıdan gelenler Araplar. Keran eyaleti var, orası Müslüman tüccarların gelip doğrudan yanaşabildiği bir yerdi. Oradan baharat alıp götürmüşler. Bazıları oraya yerleşmiş, orada evlenmiş. Onların etkisiyle bazı insanlar Müslüman olmuş. Onun için orada fıkıh çok gelişmiş, çok enteresan. Ticaretten dolayı, tüccarlar İslami ibadet ve iman konularını onlara anlatırken, fıkıh gelişmiş orada. Yukarıda da tefsir ve hadis gelişmiş. Türklerle gelen Hümayun, onun babası Timur, onun babası Nasuriddin Şah… Bunlardan başlayıp böyle akın akın gelmişler. Ancak Celaleddin Ekber Şah zamanında bütün Hindistan kıtası tek devlet olmuş…


FC: Bu Sih inancının da buradan menşeili olduğu söyleniyor. Yani Müslümanlıkla Hinduizmin karışımından.

YK: Tabii, Sihlerin ilk gurusu olan Guru Nanak Dev, bazıları onun Müslüman olduğunu da söylerler ama benim araştırmalarım ve Üstad Ebu-l Hasen Nedvi’nin tarihi araştırmaları Müslümanlığa çok yaklaşmış ama olmamış. Mesela hacca gitmiş. Sihler bunu bilir ve gittiğini söylerler onlar da. “Mekke ve Medine’yi ziyaret etti” derler. Orada büyük bir Müslüman dervişine tabii olup ondan feyz almış. Tasavvuf yolunu ondan öğrenmiş. Sonra bir kitap yazıyor. Bu eserinde hemen hemen İslami düşünceleri ve inancı benimseyen bir anlayışla “Sih” dinini kuruyor. Bu Sihler kendilerini Hinduizm ile alakalı kabul etmiyorlar. Her şeyleri ayrı. Onlarda kutsal bir kaç işaret var. Her Sih bu işareti taşımak zorunda. Müslümanın Kelime-i Tevhidi neyse, onlar için o işaretlerde öyle; onların işareti hançer.

EE: Hocam yaşadığımız dönem her şeyin hızla geliştiği bir çağ. Hindistan Müslümanlarının gelecekteki etkinliğini nasıl görüyorsunuz? Yani Müslümanlara katkısı, insanlığa katkısı anlamında nasıl bir görev üstlenebilecekler?

YK: Hindistan Müslümanlarından, aklı eren, dünyanın gidişatını bilen, memleketlerini bilen insanlarla konuştuğum vakit -ki benim kanaatim de aynı- Hindistan, Arakan Müslümanlarının akıbetine doğru gidiyor. Şu anki başbakan korkunç bir Müslüman düşmanıdır ve zaten o sayede başbakan oldu. Bu eyalet başbakanıydı. Orada bir tren hadisesi çıkarttı. Daha sonra anlaşıldı onun oyunuyla bu işin olduğu. Bu tohumu da İngilizler ekti.

VB: Pakistan’ın ayrılmasını da bu bağlamda değerlendirebilir miyiz?

YK: Tabii. Pakistan’ın ayrılması tarihi bir hataydı. İslam ve Müslümanlar için bir felaket… O zaman dünya çapında tanınan hem siyasetçi hem ilim adamı Mevlana Ebu-l Kelam Azad, Gandi ile beraber İngilizlere karşı büyük bir savaş verdi. Muhammed Ali Cinnah başkanlığında ilk Pakistan fikrini atan da Muhammed İkbal’dir. Ama İkbal gibi İslam düşüncesinde olanların ana fikri şuydu: “Biz Hinduların idaresine girmeyelim. Bu Hindular Müslümanlara bir şey vermezler. Ayrı bir devlet kuralım. Güçlü bir devletimiz olur ve yine eskisi gibi fethederiz. Hindular devleti idare edemez.” Onun için Pakistan’ı kurdular. Fakat daha kurulurken İngilizler oyun oynadı. Hindulara dedi ki gizlice “Keşmir’i alın. Kim Keşmir’e sahip olursa Hindistan’ın ruhuna sahip olur.” Çünkü Keşmir Avrupa’nın İsviçre’si kabul edilir. Dünyanın en güzel tabiatı, göller, ormanlar, temiz bir hava, yemyeşil tabiat… Hindistan’ın meyve deposu. Hindu ordusunu sürdüler İngilizlerin teşvikiyle. O zaman Pakistan anladı, o da ordusunu sürdü ama ancak dörtte birini alabildi. Dörtte üçünü Hindular aldı. İngiliz oyunu tüm bunlar… Hindistan oraya oturdu artık. Pakistan’ın da geri almaya gücü yetmez. Bu sefer Müslümanların bir daha orada büyük bir güç meydana getirmemesi için İngiltere ve Avrupa, Hindu hükümetini destekledi. Pakistan tarafında eğer aklı başında devlet adamı gelmişse suikast yapıp öldürdüler. Nerede ayak takımı varsa, onları başa geçirdiler. Her on sene de bir ihtilal, darbe… Hindistan’da 300 çeşit dil, etnik yapı var. Bengal bölgesi kesinlikle Hindularla anlaşamaz. Hatta Nehru bir gün oraya gittiğinde balkonlardan ayakkabı fırlattılar, gezemedi. Böyle olmasına rağmen kesinlikle bir ordu harekâtı olmamıştır. Akıldan da geçmez ama bir bakarsın sessiz sedasız ihtilal olur falan. En son ne oldu? Anayasa mahkemesi başbakanı astı, darbenin en kötü şekli, hükümetsiz kaldılar. Amerika geldi, Pakistan’ı ele geçirdi. Yani dünya Müslüman kitlesinin birbirinden haberi yok.

EE: Hindistan ekonomik açıdan dünyanın Çin’den sonra en hızlı büyüyen ülkelerinden bir tanesi. Üretim açısından bazı sektörlerde dünyanın lideri. Bazılarını siz de ifade ettiniz; demir-çelik açısından, yazılım mühendisliği açısından son dönemlerde gelişen tekstil ve mobilya sektörü açısından bir de madencilik açısından ciddi bir altyapısı var. Yani Çin’le beraber dünyanın en önemli güçlerinden bir tanesi olacak gözüyle bakılıyor. Müslümanların Hindistan’ın genel yapısını Müslümanlar lehine dönüştürebilecek bir bakış açısı, bir idrak oluşturulamaz mı?

YK: Hayır, o mümkün değil. Çünkü bir duvar var önünde. Aşılamayan bir duvar. O nedir? Bugünkü Hindistan’ı idare eden gücün düşüncesi, hissi, duygusu ve siyasi tutumu. Hedef Müslümanların ikinci değil; üçüncü, dördüncü sınıf vatandaş olması. Ara sıra Hindistan’da olaylar çıkar bir bölgede. O bölgede Hindular gider; Müslümanların dükkânlarını, fabrikalarını yakarlar. Bakarsın ki camiye toplayıp 40-50 kişiyi yakarlar. Kimse duymaz bunları. Hindistan’da benim bu noktada çok araştırmalarım var, 350 milyon Müslüman var. Bir devlet olarak Müslümanları düşünürseniz yeryüzünde Hindistan’daki Müslüman topluluğundan daha çok nüfusa sahip bir devlet yok.

FC: Hocam size göre Hindistan Müslümanlarının ne yapması gerek?

YK: Hindistan Müslümanlarının Üstad Ebu-l Hasen Nedvi’nin de çok değer verdiği; İslami şuura sahip, yüksek tahsil yapmış, Avrupa’da okumuş, ilmi itibar kazanmış yeni yetişen kimselere büyük hayranlık duyar, teşvik ederdi. Ama Müslümanların öyle bir tahsil alması için maddi imkânları yok bir, teşkilatları yok iki. Ama tesadüfen biraz maddi imkânı olup da okutanlar var. Onlar üniversitede okuyor veya Hindistan’ın resmi ilkokulunda okuyor. Toplum içinde yetişiyor. Bir İslami şuurla yetişmiyor. Şimdi de o tablo var. Hindistan’da övünebileceğimiz bir iki yer var. Birincisi Aligarh Müslim Üniversitesi. Gerçekten sadece Hindistan’ın değil dünyanın önemli kabul edilebilecek üniversitelerinden biri. Biri de Delhi’de demin Gandi’nin sağ kolu dediğim Muhammed Ali Cevher’in onların kurduğu Camiayı Milliye İslamiye…. Bu Camiayı Milliye Üniversitesinde de 40-50 bin talebe var. Ancak diyelim ki 50 bin talebe varsa bunun 20 bini Müslüman 30 bini Hindu. Her branş var, namlı şanlı bir üniversite…

EE: Hindistan ciddi bir Müslüman nüfusa sahip. Buradaki Müslüman nüfusu daha nitelikli hale getirmek, için Dünya Müslümanlarına ne düşüyor, Türkiye’ye ne görev düşüyor? İslam İşbirliği Teşkilatına ne düşüyor?

YK: Bize hiçbir görev düşmüyor. Çünkü onlar meseleyi bütün derinliğiyle kavrayıp biliyorlar. Dışarıdan onlara bir yönlendirme yapmamız daha felaket. Onlar kendi işlerini kendileri görmeleri lazım. Ancak dışarıdan bir şey yapıldığı vakit, eğer Müslümanlar kalkarlar bütün dünya Müslümanları bir güç olarak dünyada bir itibar kazanırlar ve dediklerini dünyaya kabul ettirebilirlerse o zaman Hindistan dize gelir. Orada Bangladeş, burada Pakistan, yukarıda Afganistan, Orta Asya devletleri, Afrika devletleri, Arap devletleri, Türkiye… Tek devlet halindeler. Bunu diyebilmelerini düşünebiliyor musunuz? Mümkün değil.

FC: Siz Hindistan’la Pakistan’ın ayrışmasını yanlış bir adım olarak buluyorsunuz.

YK: Hemen onu söyleyeyim. Gençken ben de Pakistan taraftarıydım. Fakat meseleleri inceledikten sonra, büyük bazı âlimler niye karşı çıkmışlar Pakistan’ın kurulmasına, şimdi çok iyi anlıyorum. Bakın bugünkü Pakistan’ın nüfusu 180-190 milyon. Bangladeş 200 milyona yakın. Bugün bütün bunları birleştirdiğiniz vakit 700 milyon var. Yarım milyardan fazla Müslüman demek. O gün 500 milyon Müslüman vardı, ayrılmadan önce. Yani endazelemek adına söylüyorum 500 Müslüman varsa 600 Hindu var. Hem de Hindu sadece Hindu değildi, Sihler, Hristiyanlar… Bunları göz önüne alırsak Müslüman hemen hemen Hindu nüfusuna eşit. Eğer deselerdi ki bir dönem Müslümanlar bir dönem Hindular başbakan olacak, böyle bir şey yapsalardı bu bir. İkincisi devletin idari sisteminde Müslümanlarla Hindular eşittir, devletin iki türlü resmi dili olacak. Çünkü Urduca bütün Hindular tarafından da bilinir. Bir de Hintçe. Bu iki dil resmi dildir. İngilizler, Müslümanları da Hinduları da, ikisini de kullandılar. Ama en çok Müslümanları kullandılar. Efendim sadece Urdu dilinin resmi dil olması bile yeterliydi Müslümanların bugün Hindistan’a hâkim olmalarına. Sadece o yeterdi… Çünkü kültür dili. Nehru; “Bugünün tekniğine, bilgisine cevap verecek Hindistan’ın dilleri içinde en güçlü dil Urducadır” diyor. Harika Urduca konuşurdu, harika… Hindu aileden olmasına rağmen…

VB: Hocam bölünmemiş olsaydı Hindistan, Pakistan, Bangladeş nasıl olurdu o coğrafyada?

YK: Bugün dünyanın en güçlü devleti olurdu. Çin’den daha güçlü olurdu. Ben ta o zamandan beri söylerim; Turgut Özal’a Bonbai’de gezinti yaptırdılar. Döndükten sonra; ya Hindistan çok fakir, işte şöyledir böyledir falan… Dönemin Hindistan başkonsolosu bana Hindistan hakkında bir makale yaz dedi, Hindistan-Türkiye ile ilişkisini, İngilizceye çevirtelim basalım falan diye… O zaman yazmıştım, vermiştim. Orada da belirttim: Hindistan’ın iki yüzü var; Hindistan görünüşte fakirler ülkesi… Gerçekte ise dünyanın en zengin ülkelerinden. Neden? Hindistan’da devlet parayı halka, memuruna, görevlisine dağıtmaz, vermez ama zengindi devlet. Şimdi buraya dikkatinizi çekerim; şimdi bu koca ülkede, 4 milyon kilometrekare toprak, yani öyle bir ülkede ve bugün 1 buçuk milyar nüfus. Bu insanların ordusunun, memurunun, işçisinin, aldığı maaşı düşünün ve bunlar diyelim ki vermesi gereken 25 kuruşsa 10 kuruş veriyor 15 kurusu devlete kalıyor, biriktiriyor onu. Ve bu kadar insanlardan kestiği bu para trilyonları buluyor. Ve ben kendi kafamdan bütün bunları düşünürken diyordum ki; her sene bu memurundan, bilmem nesinden, yaptığı kesintiden efendim 400-500 fabrika kurar. Hazinesine şu kadar para biriktirir. O bakımdan diyordum ki “Göreceksiniz yakında bu Hindistan, dünyanın en güçlü devletlerinden biri olur.” Dediğim oldu, maalesef gerçekleşti. Maalesef diyorum çünkü Müslümanların aleyhine bu gelişme. Pakistan geriledi gittikçe. Kurulduğu gündeki durumdan çok geriye gitti. Maddi açıdan da, siyasi açıdan da,

EE: Hocam İngilizlerle ilgili bir soru sorsam; şimdi Hindistan, Pakistan, Bangladeş’in bölünmesinde İngilizler var. Osmanlının parçalanmasında İngilizler var. Bugünkü Ortadoğu’da Suud sürecinde İngilizlerin parmakları var. Filistin, İsrail meselesinde İngilizlerin parmağı var. Nasıl mücadele edeceğiz bunlara karşı?

YK: Mücadele eden bir adamımız var. Yani bu ümmetin yapacağı tek şey, birleşmektir, onun etrafında toplanmaktır. Ha onun da yapacağı şey ümmetin yapısına göre ümmetin genişliğine göre çok toleranslı düşünmek ve önemli zekâları toplamaktır.

VB: Hocam Allah razı olsun. Allah dimağınıza ziyadelik versin bize kıymetli vaktinizi ayırdınız.

Söyleşi: Veysel Başar, Erol Erdoğan, Fikri Cumhur, Tuba Karaçorlu
Tohum Sayı 162 / Kış 2019