Kültür, bir toplumun kendi tarihi boyunca karşı karşıya kaldığı problemleri algılama, çözümleme tarzının vücuda getirdiği, bilim, sanat, ahlâk ve dine ait değer yargılarının toplamıdır. Bu sayede mutlaka diğerlerinden farklı, değişimler geçirse de hep kendi olarak kalan, dışarıdan aldığını, kökenini unutturacak ölçüde “yeni bir şeye” dönüştürerek yerlileştiren özgün bir hayat tarzı ortaya çıkar.

Doğal mirasçısı olduğumuz Osmanlılar da, devletin sınırlarının uzandığı geniş coğrafyadan beslenerek, tarihteki önemli kültürlerden birini inşa etmiştir.

Tebâsı altındaki insanlara asırlarca huzurlu bir hayat sunan, mimari ve şehircilik başta olmak üzere sanatın her alanında, her şeyi doğru yerine koymak, az ile yetinmek gibi İslami adâlet anlayışının temel tercihlerine dayalı özgün eserlerin vücuda gelmesine imkân sağlayan Osmanlı kültürünün, Batı’ya yönelik ilgisi 18.yüzyılda fethetmek yerine, lale bahçelerinde onu taklit ederek yaşamaya dönüşünce, İslami tevhid inancının ‘birlik içerisinde çeşitlilik’ temelinden neşet eden, kibir ve gururdan uzak, bağımsız tektoniklerin bütünlüğüne dayalı güzellikleri üreten estetik dünyası önemini yitirmeye başlamıştır.

Padişah III.Ahmet’in elçisi Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin, 1700’lü yılların başında Fransa ziyaretinden dönüşünde Sultan’a sunduğu ve Fransız kültürüne yönelik beğenisini “Dünya, mü’minlerin zindanı, kâfirlerin cennetidir hadis-i şerifini anımsadım” şeklinde vurguladığı Sefaretname, bu radikal kırılmayı ilan eden bir manifesto niteliğindedir. Pek tabiidir ki, bu riskli tercihi, mimarideki ani dönüşü gündeme getiren koşulların arka planında, çok sayıda siyasal, sosyal, ekonomik, askeri etken mevcuttur.
Hazcı güzelliği hedefleyen bir akım olan ve İslam-Osmanlı sanat yaklaşımıyla hiçbir yakınlığı bulunmayan Rokoko üslubundaki Sadabâd Sarayı’nın bahçe düzenlemesinin ve aynı üsluptaki Sultan Ahmet Çeşmesi inşaatının hızla tamamlanması, Sefaretname’nin etkisinin hızlı ve derin olduğunun kanıtıdır.

Dindışı unsurları kullanarak, zarafeti hedefleyen Rokoko’yu Barok izlemiş; Nûr-u Osmaniye, Ayazma, Haydarpaşa Selimiye, Lâleli ve Nusretiye gibi camiler Osmanlı yönetim kadrolarınca önemsenmiş olan bu üslupta gerçekleştirilmiştir.

Böylelikle Titus Burckhardt’ın deyişiyle, “petekleri kozmik devinimin bir pıhtılaşmasını, onun saf şimdideki kristalleşmesini ifade eden” mukarnaslar yerine, “muzır yabancı etkili Barok”un, dekoratif profillerin şaşırtıcı gölge oyunlarıyla duvarları titreşen, hacmi bütün köşelerinden sarsılan” yapılara yönelik tercihin devlet katında kalıcı olduğu belirginleşmiştir.

Barok’tan sonra, neoklasik-ampir-art nouveau gibi eklektik ve canlandırmacı üsluplar Osmanlı mimari ve süsleme sanatında etkili olur.

Jön Türkler’in başlattığı, İttihat-Terakki tarafından da sahiplenilen ‘Milli Mimari Rönesansı’ hareketinin, iki asır süren ‘üslup ithali’ karmaşasına tepki olarak doğmasıyla, bina cepheleri klasik Osmanlı mimarisine ait sütun başlığı, sivri kemer, çini tezyinat, kubbe gibi ‘milli’ unsurlar bezenir. Modernliği öne çıkarmak için tercih edilen, dönemin moda akımı ‘kübik’ mimari, Avrupa’daki nasyonalist akımların etkisiyle yeniden millileşme önemli hale gelinceye kadar varlığını korumuştur. İkinci Milli Mimari döneminde Selçuklu-Osmanlı detayları öne çıksa da, hemen ardından, 1950’lerde modern Batı kopyaları yeniden yoğunluk kazanmıştır.

Onsekizinci yüzyıldan bugüne kadar yaşananlar, fiziki çevremizdeki değişimlere kolay alışan, kanıksayan bir topluma dönüşmüş olduğumuzun kanıtı.

Osmanlı entelektüelleri tarafından geliştirilen, dalgalar halinde hayatın farklı alanlarına, ayırımsız tüm katmanlarına yansıyan estetik standartları içeren özgün kültür hayatı, 16. yüzyılda en üst seviyesine erişmiştir. Ortalama bir Osmanlı insanı, günlük hayatta temas ettiği tüm nesneler, müzik, edebiyat, hat ve benzer alanlarda, neyin güzel ve yerli, neyin olmadığını bilecek estetik değer yargısı birikimine sahipti. Evde küçük yaşlardan başlayarak edinilen görgüye eklenen mahalle, okul ve sosyal ilişkilerin sağladığı bilgi ve deneyim, fiziki çevrenin yüksek mimari standardı ile desteklenerek yoğun bir bireysel birikim oluşuyor, böylelikle güçlü bir toplumsal özgüvenin inşası sağlanıyordu. Asırlar boyunca aksamadan süren bu doğal akışın ithal üsluplarla yön değiştirmesi, virüsün aşı yoluyla vücuda zerk edilerek, bünyeyi alıştırmasına benzer bir etki yaratmış, milletimizi kültürel savrulmalara karşı tepkisizleştirmiştir.

Oysa, hayatımızı biçimlendiren kentsel mekânlar, yapılar, sokaklar, mahalleler ile birlikte duygularımız, alışkanlıklarımız, önceliklerimiz, ihtiyaçlarımız, özlem ve hayallerimizin de başkalaşıyor; metropoller tekdüzeliğin ıssızlaştırdığı ümitsiz karmaşa yığınlarına dönüşüyor.

Kentin ve bireyin değişim süreçleri birbirini tetikleyen ve derinleştiren bir sarmal halinde hayata yansıyor.

Örneğin, artık sosyal bir varlık olmayı önemsemiyoruz. Değerli zamanımızı, genç yaşlı fark etmeksizin bir bağımlılığa dönüşen akıllı telefonla, televizyon ekranı karşısında, alışveriş merkezinde, adeta anestezi altındaymışçasına, istiflendiğimiz toplu ulaşım araçlarında, ya da sahibi olmanın verdiği mutlulukla direksiyonunu “sevgiyle” okşadığımız otomobillerimizde sıkışık trafikte beklerken harcamaktan şikâyetçi değiliz.

Şehir nüfusunun büyük çoğunluğu, her gün iş ve ev arasındaki kilometrelerce mesafeyi aşabilmek için saatlerini, güneş ışığı ve tabiatla ilişkisi vahşice koparılmış halde yerin altında geçiriyor ve bunu bir kazanım olarak görüyor. Bir masanın etrafında otururken sohbeti koyulaştırmak yerine, cep telefonlarına dikkat kesilenleri yadırgayanımız artık yok gibi. Bayramlar buluşmanın değil kaçışın, uzaklaşmanın, ötelere gitmenin aracısı konumuna indirgenmiş durumda. Fransız hayranlığı ile başlayan, endüstri çağının eseri “modern” ve sonrasında “postmodern” ile devam eden Batı’ya öykünme maceramızın sonunda bu tarz bir hayatı içselleştirmiş durumdayız.

Günümüzde iki karşıt akımla birlikte yaşıyoruz. Bir yanda geçmişten kopyaladıklarımızla öze dönme denemeleri, şimdiye kadar hiç olmadığı ölçüde karikatürize, yapay bir tarihselciliğin girdabına savrulmamıza yol açarken, diğer yanda da Batı’nın mimarisine, şehirciliğine, sanatına ve yaşam tarzına körü körüne öykünme alışkanlığımız halâ canlılığını koruyor.

Birbirine zıt bu iki anlayışın ortak noktası, hayret uyandıran tasarımlarla toplumu etkilemekten ibaret. Ortak estetik değerlerde toplumsal mutabakat aşaması, somut önerilerin mevcudiyetini zorunlu kılar. Toplumsal yaşamın, ekonomik, siyasi, sanatsal her tür dış etkileşime açık olduğu günümüzde, bağımsız bir kültürü yeniden var edecek özgün düşünme, yapma-etme biçimlerinin oluşması için tanımlanabilir, bütüncül bir estetik anlayışına ihtiyaç bulunmaktadır. Bu amaçla öncelikle yapılması gereken, atalarımızın güzel sıfatına layık sanat eserlerini ürettikleri zamanlarda neyin peşinde oldukları hususuna, diğer bir deyişle özün peşine düşerek, eldeki zengin külliyatı içeren tarihi tecrübe içerisinden zamansız olanları ayıklamak ve günümüz imkânlarıyla cesurca harmanlamaktır.

Mehmet Öğün / Yüksek Mimar
Tohum Sayı 162 / Kış 2019