‘’Çevrenin sorumluluğunun idraki ve yüklenişi yoksa, orada insan da yoktur.’’ Turgut Cansever 

Şehir, beton veya taş temeller üzerine değil fikirler ve değerler ile inşa edilir. Şehrin umumi dokusundan orada meskûn kimselerin kimliği ve niteliği aşikar olur.

Evlerin dizilişinden abidelerine, park-bahçelerden kaldırımına kadar her ayrıntı şehir ahalisinin değer dünyasını, önceliklerini, tercihlerini, bilgisini, görgüsünü yansıtır.

Böylece bir şehri okurken, insanı okumak ve o şehri inşa edenlerin ne okuduğunu fark etmek mümkündür.

Şehir, insanoğlunun kendine barınaklar yapmak, geçim sağlayabilmek için ticaret döngüsünü kurmaktan ibaret değildir. İnsan fıtratındaki mükemmele ulaşma(kemâl) arzusunun eşyada vücut bulabileceği saha olması bakımından şehir, her dönemde kendine özgün biçimlerle var olmuştur. Ayrıca insanlar arasındaki mesafe şehirde kısalır, etkileşim artar, bunlar da çelişki ve çatışmaları arttırır. Bu yüzden sosyal düzeni, belli ahlâki kurallar düzleminde kurmak gerekliliği ortaya çıkar. Şehirli insanı inşa etmek çeşitli eğitim ve kültür kurumlarıyla mümkündür. Bazen okulda, bazen ibadethanede, kimi zaman birebir(ru-be-ru) verilen eğitim, yerel unsurlara uygun usul ve içerikte sunulduğunda şehirli insan modeli yetişir.

PEKİ BİR İNSANIN EĞİTİMLİ OLDUĞUNU NASIL ANLARIZ?

Çoğu kimseye bu soruyu sorsak; oturup kalkmasından, konuşmasından, dinlediği müzikten, yediği yemeklerden ve giyiminden bahsedebilir. Halbuki bu parametrelerin hepsi sosyo-kültürel göstergelerdir; edindiği kültürün ve sermayenin dışavurumudur. Pierre Bourdieu’nün eskimeyen toplumsal sınıf tanımlarına göre sosyal sermaye(bilgi-görgü-kültür) ve maddi sermaye değiştikçe insanların yaşam tarzları değişmektedir. Toplumda da benzer şekilde ekonomik gelişimin yanı sıra eğitim ve kültür faaliyetleri paralel olarak gelişmezse, şehrin görüntüsü kaotik ve bilinçsiz bir şekle bürünür.

Sosyal ve maddi sermayenin dengeli olarak geliştiği bir yerde kolay yaşanılabilir; teknik günlük hayatı kolaylaştırırken insani özellikleri şehrin ana yapısından silmez, şehir nefes alabilir, meskûnları kendini geliştirebilme fırsatlarına kolayca erişebilir ve insanlar arası sınırlar bellidir.

Sonuç olarak şehir ekonomik ve kültürel bir merkez haline geldiğinde işlevselliği artarak daha fazla çeşitlilik arz eder. Fakat bu görüntüler özgün ve yerel unsurlar öne çıktığında tutarlı bir görüntü meydana getirir. Bu yüzden çoğu Avrupa şehrini değer dünyamıza uzak bir medeniyetin ürünü olsa bile karakterini net olarak okuyabildiğimiz ve kendi içinde tutarlı, bütün bir görünüm arz ettiği için takdir ederiz.

“Şehir ve eğitim” ilişkisini ele alırken modern dünyanın beyin göçü alan, eğitimin bir nevi ticarileştiği şehirlerde yoğunlaşmak biraz yanıltıcı olabilir.

Zira şehrin yaşadığı gelişim serüveni bir kenara bırakılarak, mevcut gelişmiş durum üzerinden eksik ve hızlı bir kanaate varmak da mümkündür. Bugünkü gelişmiş şehirlerin çoğu sömürge zihniyetinin biriktirdiği sermayenin ürünüdür. Modern şehirler sosyal refahı belli kurallar çerçevesinde temin etmiş, insanı kendine uygun şekilde eğitmiş fakat bütünüyle huzurlu bir insan modeli inşa edememiştir.

Tarihte ilim-kültür merkezleri olarak zikredilen şehirlerin ortak serüvenini birlikte incelemek bugünümüze de ışık tutabilir.

Milattan önceki devirlerden başlanacak olursa, İskenderiye kenti ve kütüphanesinden Antik Yunan’a, Ashab-ı Suffe ve Medine’ye kadar geniş bir yelpazede inceleme yapılabilir. Fakat Abbasi Devleti başkenti Bağdat’tan bugüne kadar eğitim merkezi olmuş şehirleri özetle ele almak gerekirse 8. yüzyılda kurumsal ilk büyük İslâmî eğitim merkezi olan Beyt’ül-Hikme’nin araştırma merkezi-kütüphane modeli olarak medreselerin ilk nüvesini teşkil ettiğini görmekteyiz. Halife Mansur, Dicle ile Fırat arasında dünyanın limanı olarak Bağdat’ı bilinçli bir planlama ile kurmuştu. Beyt’ül-Hikme’de çeşitli dillerden Arapça’ya tercümeler yapan 50’den fazla tercüman çalışıyordu. Şehir; surları, kapıları, muhafızları ile güvenilir bir çarşıya sahipti. Güvenilir ticaret ağları şehri besliyor ve ilim adamlarının hareketliliği de sağlanıyordu. 9. yüzyılda Halife Memûn Bizans seferinden dönerken çeşitli önemli kaynak eserler getirdi ve daha başka kaynak eserlerin alınması için yüksek ödenekler ayırdı. 11. yüzyılda Bağdat’ta kurulan daha büyük ölçekli Nizamiye Medreseleri çeşitli sapkın görüşler ile mücadele edebilmek adına kuruldu. Dönemin veziri Nizâmülmülk, medreseye o döneme göre büyük bir kütüphane tesis etti. Böylece 1258’de yerle bir edilene dek Bağdat, tam bir eğitim, kültür ve ticaret havzasıydı.

Yine 8.-10. yüzyıllarda Endülüs Emevileri oldukça gelişmiş şehirler ve kütüphaneler inşa ettiler. Kurtuba’da herkesin rahatça erişebileceği 70 halk kütüphanesi ve en mühimi 400-600 bin civarında eserin bulunduğu saray kütüphanesi bulunmaktaydı. Bunların yanı sıra astronomi ve fen bilimleri bugünkü pozitif bilimlerin temelini oluşturacak şekilde gelişmişti. Bir ülkedeki esas hazinenin sistemli bilgi birikimi ve üretiminin olduğunu özetleyen Marie Curie’nin Endülüs ile ilgili ünlü ifadesi şudur: “Endülüs Müslümanlarından bize 30 kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Yakılan 1 milyon kitabın yarısı kalsaydı galaksiler arası geziyor olacaktık.” Ne acı tesadüftür ki bu kitapları yakanlar bu sözü sarf eden kimse ile aynı medeniyetin temsilcileriydi.

12. yüzyılda Kudüs’ün fethinden sonra ilk medrese şehrin fatihi Selahaddin Eyyûbî tarafından açıldı.

Sonrasında Mescid-i Aksa bölgesinde 40 kadar medresenin açıldığı rivayet edilmektedir. İstanbul’un fethinden sonra ise ilmî açıdan dünyanın yeni çekim merkezi İstanbul oldu. Nitekim Süleymaniye Medresesi’nin 1557 yılında yapılışı, İstanbul’un Dünya üzerindeki konumunu ve sahip olduğu kültür mirasını en müstesna şekilde kullanılabileceği bir zemin olması bakımından önemlidir. Fatih Medreseleri ile beraber Süleymaniye Medresesi klasik Osmanlı döneminde yüksek öğrenimin en iyi verildiği kurumlardı. Bununla beraber Osmanlı toplumunda çocuk eğitiminin ve halk eğitiminin özel bir yeri vardı.

Çocukların terbiyesi ve toplumdaki önemi ile kurulan huzurlu sosyal düzen ile ilgili yabancı seyyahların hayran kaldığı çeşitli anılar kaydedilmiştir. Tüm bu mamur şehirlerdeki ortak kurucu unsurun devlet adamlarının eğitime atfettiği önem ve ilim adamlarına verdikleri ayrıcalıklar olduğu bir gerçektir.

Avrupa bölgesinde ilk üniversitelerin kuruluşu 12.-13. yüzyıllara kadar uzansa da şehirlerin gerçek manada gelişimi için aydınlanma çağı ve ticaret devriminin yaşanması gerekti.16. yüzyıldan sonra dünyanın ticaret ekseni yavaş yavaş batıya doğru kayarken yeni ekonomik doktrinlere uygun meslekler, iş biçimleri geliştirildi ve pozitif bilim Avrupa düşüncesini besledi. Artık dünyadaki bilgi üretim merkeziyle beraber hakim değerler sistemi de değişmişti. Osmanlılar çoğunlukla iddia edilenlerin aksine bu yeni ekonomik sistemi incelemiş, fakat değerlerimize zıt olması sebebiyle benimsememişti.

POSTMODERN ZAMANDA İNSAN KAYNAĞI NASIL TEMİN EDİLECEK?

Avrupa’dan Amerika’ya göçen pozitif bilim ve ticaret zihniyeti bilgiyi en pragmatik ve ekonomi merkezli hali ile bugün dünyaya arz etmeye hala devam ediyor. Zira postmodern zamanda mevcut ekonomik sistem kendine uygun insan kaynağını temin edeceği eğitim kurumlarına devlet politikalarından daha çok etkilidir. Özellikle yükseköğrenimde ders içerikleri mevcut sistemin nasıl işleyeceği üzerine kurulu olmakla beraber, eleştirel bakış bile yan ürün olarak belli bir marjinal kesime sunulmaktadır. Bu bakımdan Londra ve Boston her ne kadar dünyada en iyi yükseköğrenim şehirleri gibi görünse de bu şehirlerde eğitim pahalı bir ürün olarak müşterilere sunulan bir metaya dönüşmüştür. Avrupa şehirlerine bu hızlı pragmatist yaklaşım biraz yavaşlayarak gelmekte, ayrıca sosyal bilimlerdeki ağırlık göze çarpmaktadır. Bu şekilde sosyal devlet anlayışı ve sosyal yardımlaşma ağları Avrupa’da sivil toplumu geliştiren önemli bir unsurdur. Son dönemde ise yeni milliyetçi politikalar sosyal yardımlaşma kavramını sınırlamakta, gündelik hayat Avrupa şehirlerindeki azınlık unsurlar için giderek zorlaşmaktadır.

Böylece şehirdeki günlük hayatı etkileyen politikaları oluşturan temel zihniyet dünyasının bilim ile üretildiğini ve günümüzde bilimsel üretimin şehir inşası kadar şehirleri yıkmak için de kullanıldığına şahit olmaktayız.

Modern bilim gelişmiş şehirler inşa edip, her şeyin en hızlı, en yeni halini tasarlayabilmenin yanı sıra yeni kölelik anlayışlarını da beraberinde getirmektedir. Buna örnek olarak uluslararası şirketlerin kendilerine şehir gibi üsler inşa etmelerini ve bu tesislerde en donanımlı insan kaynağının tükenmişlik noktasına kadar çalışacağı kapalı ekosistemi şehrin içinde ayrı bir şehir gibi tasarlamalarını gösterebiliriz.

Bugün dünyaya bilgi ihraç eden en büyük şehirler Amerika ve İngiltere’de olmasına rağmen mutluluk indeksine göre İskandinav ülkelerinin önde olduğunu, diğer yandan intihar oranlarının da yine bu ülkelerde fazla olduğunu istatistiklerde görüyoruz.

Sonuç olarak biz, kendi medeniyet havzamızda şehirlerimizi kurarken inşa ettiğimiz yapıların temelindeki değerlerin nesillerimiz gibi asırlarca devam etmesini hedefliyorsak, yarınlarda sağlam bir duruşla kalabilecek insanı da inşa etmek gerektiğini gözden kaçırmamalıyız. İçimizdeki şehri imar etmeden, yaşadığımız şehri mamur etmenin mümkün olmadığını bilmek zorundayız.

Şeyma Çiçek
Tohum Sayı 162 / Kış 2019