İnsanın, “ben kimim, nereden geliyorum, nereye gidiyorum” sorularına vereceği ya da veremeyeceği cevaplar, onun dünyadaki yerini ya da yersizliğini de izah eder aynı zamanda. Dünyada olmayı, öncesi ve sonrasından kat’i surette koparıp, hasbelkader “burada ve şimdi olmak”a indirgeyen sekülerizm, doğal olarak insanı tarihsel şartların ürünü olan maddi, biyolojik bir organizmaya indirgemiştir.

Aydınlanma devrimi ile birlikte, Tanrı’yı hayatın ve tarihin dışına atan, kutsalla ve metafizikle irtibatını kesen, ontolojik ve epistemolojik referanslarını ve meşruiyetini akla ve doğaya/fizik aleme indirgeyen, P. Berger’in çok yerinde ifadesiyle, yeryüzünün gökle olan bağını koparan modernseküler paradigma; insanın Allah’la, doğayla ve insanla olan sahih ilişkisini ifsad etmekle esasen yeryüzünün bütün çivilerini yerinden çıkarmıştır. Modern proje; hiçbir aşkın değer tanımayan, günah, ahiret, hesap, cennet-cehennem kaygısı olmayan; doğayı bir emanet değil maksimum kazanç uğruna yağmalanması gereken bir meta olarak gören; insanlarla ilişkisini rasyonel kriterlere göre belirleyen bir insan tipolojisi üretmiştir. Bütün aidiyetlerinden, köklerinden, ulvi değerlerinden koparılmış, yeryüzünde yapayalnız, bir başına bırakılmış, esasen bir zavallı olan bu insan tipolojisinin adı “birey”dir. Bireyin rasyonalitesi; salt kendisi için yaşamayı, cenneti burada ve şimdi yaşamayı ve hayatın tadını çıkarmayı (hedonizm) hayatın merkezine yerleştirir. Dolayısıyla; modern bireyin rasyonalitesinde yardımlaşma, dayanışma, hasta ziyareti, akraba ilişkileri, komşuluk gibi insani değerlere; kanaat, tevazu, doğruluk gibi ahlaki erdemlere yer yoktur. Dünyaya bir kere geldiğine ve ne yaşanacaksa hepsini burada yaşaması gerektiğine inanan modern seküler birey; bir ömür boyu, sürekli daha iyi ve lüks bir yaşama sahip olmanın, bol kazanıp savurganca tüketebilmenin, arzu ve ihtiyaçlarının tatmininin peşinden koşar. Onun dünyadaki varoluş gayelerinin başında haz, konfor ve kariyer gibi tamamen maddi hedefler yer alır.

Hümanizma ile sözde bütün tanrısal zincirlerinden kurtularak, bireyleşip özgürleştiğini zanneden modern insan; aksine nefsinin, ihtiraslarının, ihtiyaçlarının, tüketimin, bilimin, teknolojinin, endüstrinin, medyanın, işletmelerin, sistemlerin kölesi haline gelmiştir. Modern insan, hayatın anlamını yitirmiş, anlamsızlık krizleri içinde kıvranan acınası bir varlıktır aslında. Modern insan, eşrefi mahlukat derecesinden zoolojik bir mahluk derekesine düşmüş insan demektir. Modern ilerleme ideolojisinin fiyakalı söylemlerinin aksine, üç asırlık modern uygarlık tarihi insan açısından bir yükselmenin değil ciddi bir düşüşün tarihidir. Yeryüzünü kendine kalıcı bir “yer” haline getirmek isterken, içine düştüğü anlamsızlık sarmalı modern insanı yeryüzünde yersiz-yurtsuz bir duruma düşürmüştür. K. Jaspers’in, “yer ayaklarımızın altından kayıyor” demesi boşuna değil.

Her medeniyetin arka planında onu ortaya çıkaran bir paradigma vardır. Paradigma, o medeniyetin varlık, alem, hayat, insan tasavvurunu belirleyen üst çerçevedir. Bugünkü modern insan tasavvuru ve tipolojisi de modern paradigmanın bir ürünüdür. Müslümanlar maalesef iki asırdır kendilerine ait bir paradigmaya sahip olmadıkları gibi, modern seküler batı paradigmasına göre düşünüyor ve yaşıyorlar. Dolayısıyla iki asırdır Müslümanların düşünme biçimlerini, dünyaya bakışlarını ve yaşam tarzlarını şekillendiren modern -seküler batı paradigmasıdır.

Müslümanlar, uzunca bir zamandır dünyada olmanın anlamını, kendi ontolojik ve epistemolojik ilkelerine uygun biçimde konumlandırmak yerine, öykündükleri verili paradigmanın yani modernitenin ontolojik ve epistemolojik perspektifine uygun biçimde konumlandırıyorlar.

Dolayısıyla sekülerleşme tekkeden eğitim sistemine, aileden şahıslara kadar iki asırdır hayatımızın her alanını kuşatmış durumda. Tekke ve cemaatlerin adeta rasyonel birer işletme, birer demokratik sivil toplum kuruluşu ve baskı/çıkar grubu hüviyetine bürünmüş olmaları; toplumdaki en dindar sayılan bu insan gruplarının bile önceliklerinin, hedeflerinin ve mücadelelerinin nasıl bir dönüşüme uğradığını göstermesi bakımından kayda değerdir. Dini yapıların yeni mücadele alanlarını ifade eden en önemli sözcükler belki de şunlardır:Kazanmak, koparmak, pay kapmak, daha çok paraya ve insana hükmetmek, etkili olmak, güçlü olmak, başarılı olmak.. Dinin, yaşamlarında en temel belirleyici olması gereken böylesi en dindar yapılarda bile, dünyevi hesapların, planların, ilişkilerin öncelik haline geldiği; dinin asıl öncelikleri olan değerlerin, ahlakiliğin, ilkelerin, adaletin, hakkaniyetin, ehliyet ve liyakatin değersizleştiği ve sekülerleşmeye bağlı ciddi bir çürümenin yaşandığı dikkat çekmektedir.

Müslüman ailelerin, çocuklarını yetiştirirken, birincil önceliklerinin ve onların önlerine koydukları ana hedeflerinin “iyi Müslüman ve iyi insan olmak” olmadığını, bunların yerini, iyi kazanç, yüksek yaşam standardı ve saygın bir mesleki kariyerin aldığını ve tüm planlamaların bunlar üzerine yapıldığını gözlemlemek mümkün.

Verili eğitim sistemi de zaten gençleri tamamen bu standartları yakalamaya yönelik bir maddi “başarı” ve kariyer hedefine odaklamakta, “iyi yaşam” sadece bu maddi göstergelere indirgenmekte, böylece gençler ve yeni nesiller; aileler, eğitim kurumları ve sosyal çevre tarafından dayatılan seküler bir hayat felsefesiyle hayata atılmaktadırlar. Örneğin bir genç, kitap okuma eylemine bile, “benim geleceğime ve kariyer planlarıma ne fayda sağlayacak ya da bir fayda sağlayacak mı”, hesabı çerçevesinde bakabilmektedir. Eğer bir ekonomik ya da maddi faydası olmayacaksa, kitap okumak onun için boş ve gereksiz, hatta saçma bir eyleme dönüşebilmektedir.

Öte yandan çok önemli tespit ve tavsiyede bulunuyormuşçasına bir çok ilahiyat uzmanı, sosyal medya vaizleri, terapist ve kişisel gelişim pazarlamacılarından oluşan modern rahipler, sözde özgür ve özgüvenli bir gençliğin yetişmesi adına hep bir ağızdan gençlere “birey” olmayı ve bireyleşmeyi telkin ediyorlar. Buradan çıkarılacak anlam şudur: “Üzerinizdeki bütün aidiyetleri, aile, akrabalık bağlarını, komşuluk, dostluk ilişkilerini, insani sorumlulukları, sizi sınırlayan değerleri atın, özgürleşin ve sadece kendiniz ve önünüze koyduğunuz maddi hedefler için yaşayın.” İyi niyetle bile söyleniyor olsa, bu mesaj, doğrudan sekülerleşmeyi teşvik eden yanlış bir mesajdır. Oysa, İslam toplumları olarak iki asırdır moderniteye ve onun her türlü iğvalarına rağmen bugün hala ayakta kalabilmişsek ve bir direnç ortaya koyabiliyorsak bunun en sağlam kalelerinden biri, İslam aleminde hala bireyin tam olarak üretilememiş olmasıdır, bu en önemli avantajlarımızdan biridir ve eğer bir gün yeniden bir yerlerden bir şeylere başlanacaksa en önemli kalkış ve başlangıç noktalarımızdan biri burası olacaktır. O halde iki asırlık bunca modernleştirme projelerine rağmen hala bu toplumda bireyin üretilememiş olmasını büyük bir avantaj ve imkan olarak görüp buna şükretmek gerekir. Yani çözüm olarak sundukları birey ve bireyleşme esasen büyük bir sorunun asıl başlangıç noktasını oluşturmaktadır, fakat modern akıl hocalarının aklı bunu anlayabilecek kadar sahih referanslar ve yöntemlerle çalışmamaktadır.

İki asırdır, modernite ile karşılaştığından ve modernleşmeye karar verdiğinden bu yana Müslüman toplumlar, tıpkı modern batı toplumu gibi seküler, maddi hedefler ve idealleri hayatın merkezine yerleştirmiş, içselleştirmiş; böylelikle dünyada olma gayesini, asli yükümlülüklerini ikinci plana atmıştır. Esasen modern batı paradigması İslam’ın ilke ve idealleri, tasavvurları doğrultusunda yeniden bir okumaya tabi tutulmadıkça Müslümanların bu sorunları aşma imkanı da gözükmemektedir. Bu okuma Müslümanların batı paradigmasını doğru çözümlemelerine yardımcı olacağı kadar, sahih bir islami medeniyet paradigmasının yeniden inşasının potansiyellerini de yeniden keşfetmeleri ve üretmelerine sağlıklı bir imkan hazırlayacaktır. İşte o zaman, sekülerleşmiş, apolojetik Müslüman bireyler değil; medeniyet bilincine sahip, özgüvenli Müslüman şahsiyetler yetiştirmiş olacağız.

MEHMET AKİF ÇEÇ
Yazar
Tohum Sayı 163 / Bahar 2019