Başkalarının bizim hakkımızda ne düşüneceği ve başarısızlığımızın toplum tarafından nasıl bir değerlendirmeye tabi tutulacağı korkusunun tarihsel, arkeolojik veriler eşliğinde yorumlanmasının harika bir örneğini gösteren Botton, bu kitabında kadim olan bu korkunun temellerinin psikolojik ve sosyolojik yönlerine de değiniyor. Statü endişemizin ve başarı isteğimizin, bitmek bilmeyen saygınlık ve şöhret arzumuzun temellerini, nedenlerini sorgulayan Botton, bunun sonuçlarını da yansıtmaya çalışmış bu eserinde, kendine özgü zarif ve sade üslubuyla.

Doğar doğmaz insana; ailesi, yakın çevresi tarafından gösterilen karşılıksız, hesapsız ve gösterişsiz yakınlık, ilgi, sevgi, değer ve şefkat gibi duygulara alışan birey, büyüdükçe bunun bir hesap, gösteriş ve karşılığa kayıtlı olarak gösterilmesine kolay alışamaz. Bundan sonraki hayatında birey, alıştığı ve adeta bağımlılığa dönüşmüş o sevgiyi, ilgiyi arar. Bu arayış bir özlemle veya nostaljik bir duygunun eşliğinde bazen milliyetçiliğe bazen memleket hasretine bazen de çocukluk özlemine dönüşür.

Bütün bu nostaljik özlemlerin temelinde “ana rahmine dönüş isteği” adı verilen bir arzunun yattığını hesaba katan Botton da modern insanın toplumda itibar, mevki, saygınlık, prestij arayışının temelinde bu Freudyen dürtünün yattığını gösteriyor yazdıklarıyla. Bu geriye dönük istek tatmin edilemedikçe de modern birey ileriye atılım yapar çünkü geçmişin ilgisini ve sevgisini gelecekte temin edeceğine inan(dırıl) mıştır. Çünkü modern hayat, cennetin ileride bir yerde olduğuna inandırır bireyleri.

Ama Botton’a göre yeni hiçbir kazanım ya da başarı modern bireyi tatmin etmez. Tüm statülere talip olur bu yüzden. Bu arada modern dünyanın hemen hemen tüm bireylerinde statüye, ilgiye, takdir edilmeye, değer verilmeye yönelik bir itikat olanca hızıyla gelişmektedir. Toplumsal hayat, statüye odaklı bir itikade sahip imanlı bireylerin(!) ibadet arenasıdır artık.

Modern bireyler kendilerinden üstün gördükleri insanlara statülerinin sağladığı konuma, mevkiye, statüye bir ta’zim yarışı başlatırlar.

Botton, statülere tapan SNOP adı verilen bu bireylerin tüm toplumlarda ve zamanlarda hep var olduklarını ama hiçbir zaman bu yoğunlukta bir kalabalığa sahip olmadıklarını bunların izini günümüze kadar sürerken tarihsel referanslarıyla gösterir. İnsanlık tarihi kadar eski olan bu Snop itikadının ortaya çıkışının ve modern dünyadaki yaygınlığının nedenlerini anlatırken Botton, bunu Freudyen ana rahmine dönüş isteği teorisi ile ve doğumla başlayan yoğun, karşılıksız ve hesapsız sevgi, ilginin modern yetişkinlerce aranması, tekrar yaşanması isteğinin bir sonucu olarak da açıklar.

Snop’luğun ya da insanların bu dünyada yer edinmek, statü sahibi olmak için aralarında başlattıkları amansız yarışın bu kısa ömre ne kadar şey sığdırırsak o kadar iyi olur telaşı ile sürdürüldüğünü düşünen Botton, bu durumun pek çok dindar için aslında nasıl bir iman erozyonunun göstergesi olduğunun açık bir işaret olduğunu söyler. Botton’a göre ahiret düşüncesinin, öte dünyada cennet olduğu düşüncesinin aslında örtük bir biçimde inkarı sayılabilecek bu tutumlar, dinlerin dünyevileşmesi sonucunu ve dindarların bu dünyada cenneti yaşama arzularını kışkırttığını ekler.

Bunun doğal bir sonucu olarak modern bireyler, kısa bir ömre sığdırmak zorunda hissettikleri başarı ve mutluluk hevesini dünyadayken gerçekleştirecek bir motivasyon ve hırsa sahip olmayı kişisel gelişim teranelerine fazlasıyla yatırım yaparak gösteriyorlar. Bu konuda, başarının, statünün anahtarı olduğu ve buna ulaşmak için gerekli yatırımın; kendine güven, hırs ve rekabet duygusu kazanmakla gerçekleşeceğinin altını çizen modern hayat, bireyleri bu konuda amansızca bir mal mülk edinme ve var olan tüm statülere sahip olma arzusuna doğru kışkırtıyor.

Artık bu durumda cennet beklentisi ile yaşamaktan usanan dindar bireylerin bile cenneti dünyaya getirme çabalarına şahit oluyor dünyamız. Din ve dindarlık açısından şizofrenik ruh hallerine evrilen bu süreci dramatikleştiren Botton, büyük bir ustalıkla ve okuyucuyu zevkle sürükleyen tarzı ile satırlarını sıralarken biz müslümanlara da payımıza düşeni almak zorunda bırakıyor. Çünkü dindar bir Hıristiyanın dünyevileşme örneğini verdiği satırlar Müslümanların da dünyevileşmesinde kolaylıkla somutlaştırılabiliyor.

Botton’u okudukça zaaflarımızla, Snop’luk yaptığımız bazı durumlarla yüzleşmenin utancı ve yer yer komikliğini hatırlıyoruz fakat ortaya genel bir resim çıktığında da insanlık serüveninin nasıl da modern zamanlarda bir trajediye dönüştüğünü görerek burkuluyoruz.

“Ne yazık ki Batı toplumları bireyleri beklentilerden vazgeçme yönünde cesaretlendirmez. Batılı bir birey fakir olduğunu, hiçbir zaman ünlü olamayacağını, yaşlı ve şişman olduğunu kendine kolay kolay itiraf edemez. Toplumda oluşan genel hava, atalarımızın aklına bile getiremeyecekleri etkinliklere ve hedeflere yatırım yapmaya zorlar bizi.

“James’in eşitliğine göre düşünecek olursak, bu toplumlar bizim beklentilerimizi büyük ölçüde artırarak, kişinin kendine yeterli derecede saygı duymasını neredeyse olanaksız hale getirirler.” diyor Botton, kitabının bir yerinde.

Kendisine saygısı kalmayan ya da kendisine bir saygınlık payı biçmeye çalışanların saygınlık çabalarını özetler bu kitapta Botton, ama daha çok bu çabaların statüsü yüksek, mevki makam, şöhret sahibi kişilere yakınlaşan, bunlara yaltaklanan kısaca Snop’luk dediğimiz durumlara yakışan çabaların örnekleri olduğunu gösterir.

Modern dünyanın beklentileri artıran ve bunlara doğru insanı aceleye sürükleyen yanlarına vurgu yapan Botton, bu beklenti ile paralel artan bir inançsızlığın da olduğunu söyler. Yani hangi beklentimiz karşılanırsa karşılansın bu dünyada tatmin olmamız mümkün değildir. Ancak yine de bu karamsarlığa paralel gelişen bir başka duygumuz daha vardır, da asla durmamak gerektiği.

Mutluluk beklentisi hemen gerçekleşmeli bu yüzden “durmak yok yola devam” çağrısıdır bu durum.

Botton’un kendi dilinde bu trajedi şöyle özetlenmiştir:

“Beklentilerin karşılanmayacağı hissi, ahirete duyulan inancın erozyona uğramasıyla daha da belirginleşmiştir. Bu dünyada yaşadıklarımızın, sonsuza uzanan varlığımızın yalnızca bir prelüdü olduğuna inananlar, ruhlarında en ufak bir kıskançlığın bile yeşermesine izin vermezler; ne de olsa başkalarının başarıları dünyevidir, sonsuz yaşamın koşullarında var olmayacak geçici bir olgudan ibarettir.
“Ancak öbür dünya fikri çocukça bir inanış, hatta bilimsel olarak olanaksız bir uyuşturucu gibi yorumlandığında kişi, başarılı olmak ve kendini gerçekleştirebilmek baskısını hissetmeye başlar. Çünkü kendini gerçekleştirebilmek için tek bir şansı olduğu, bu şansın da tüyler ürpertecek kadar kısa olduğu bilinciyle yüzleşir. Dünyevi başarılar, öbür dünyada gerçekleştirileceklerin bir girizgahı değildir artık. Bu dünyada her ne isek odur, bundan ötesi yoktur.”
Botton, kitabının son bölümünü bu şekilde kurgulanmış ve yaşanan bir hayata tepkisel yaklaşan ve bu yüzden de bu hayatı yaşayanlarca lanetlenen, dışlanan, anormal kabul edilmiş tembellere, aylaklara ve bohemlere ayırmış. Böylece modern kapitalist sistemin içinde yaşayan ama onun kurallarına uymayan kinik anlayışların Diogenes’çi temsillerinin nasıl bir muamele gördüklerini de karşılaştırmalı bir şekilde vererek modern dünyanın doğasındaki zorlayıcı ve dışlayıcı yönleri göstermeye çalışmıştır.
Bu kitap kısaca, sadece Botton’un bakış açısından değil, vicdan, etik, din muhasebesi açısından da insanlık durumumuzun gerektirdiği her açıdan da ele alınmayı hak eden statü endişesinin, dünya hırsının ve başarı arzusunun bizden neleri alıp götürdüğünü göstermesi açısından çok önemlidir. Gereken ilginin ortaya konması için Botton’un diğer eserleri de en az bunun kadar iştah açıcıdır zaten.
Botton, “Felsefenin Tesellisi”,”Mutluluğun Mimarisi”, “Seyahat Sanatı” gibi eserleriyle tarzı ve sözü olduğunu gösteren bir konumu öteden beri hak ediyordu zaten.

AYDIN AKTAY
Dr. Öğretim Üyesi, Sakarya Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü
Tohum Sayı 163 / Bahar 2019